ßệLKi KãVu$ãMãM SãÑã öLüM Dệ GệLiR...ßuLuTLãRa YãZDıM SệÑi YãĞMuR YüRệKLiM..!
iSLaMi_HaYaT - ZerdaLi GüzeLi GözLerinLe Bak Bana - Blogcu



ZerdaLi GüzeLi GözLerinLe Bak Bana

Tanım

Pencereme HoşgeLdiniz!


SIk kuLLanILanLara ekLe Bağlantılarım * Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım
* Bir Gönül İnsanı Portresi...Gurbet Sahibi..
* www.saidnursi.de
* www.risale-inur.com.tr
* www.risaleara.com
* Gazi Üniversitesi




Kategoriler


Bütün kâinat “Bismillah” der!!

 
“Bismillahir rahmanirrahim” Kur’an’ın başlangıç ifadesidir. Kur’an, besmeleyle; besmele de “b” harfiyle başlar. Rabb’imiz (cc) Kur’an’ında bize kendini tanıtırken bütün isim ve sıfatlarının inceliklerini, haşmetini de öğretir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle: Kur’an’ın o kadar ilginç ve kapsamlı bir üslubu vardır ki, bir tek sûre, kâinatı dahi içine alan Kur’an okyanusunu ihtiva eder. Bir tek âyet, o sûrenin gizli hazinelerini içine alır. Âyetlerin çoğu, her birisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, her birisi birer küçük Kur’an gibidir. Bu büyük bir lütuftur ve güzel bir kolaylıktır. Çünkü herkes, her vakit Kur’an’a muhtaç olduğu halde, ya tembellikten veya başka sebeplerden dolayı, her vakit bütün Kur’an’ı okumaya fırsat bulamayanlar Kur’an’dan mahrum kalmaması için, her bir sûre birer küçük Kur’an hükmüne, hattâ her bir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ Kur’an Fâtiha’da, Fâtiha dahi besmelede derc edilmiş olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakikate delil ise, ehl-i tahkikin alimlerin bu konudaki fikir birliğidir. (Bkz: Sözler, 25. Söz (Beşinci Lem’a Birinci Işık)

Her hayırlı işe başlarken okunan “Besmele”, “Ben bir ‘hiç’ hükmündeyim. Bu işi de kendim için değil, Allah rızası ve O’nun izni ve adına yapıyorum” demektir. O’nun “rızası, izni ve adı” ile yapınca kötü bir şey yapmak söz konusu olamaz. Kainat her zerresi ile “besmele” ile hareket ettiğinden, “besmeleyi” tanır, besmeleli kulları varlık âlemi sever, bu şuurla çekilen besmeleyle başlanan bir işin başarısız olması nâdirattandır. Besmele, âlemin ve Kur’anî hakikatlerin kapılarını açan bir anahtardır.

Besmele, rahmet hazinesinin dünyada ve ahirette en birinci anahtarı, halis şükür ve sâfi hürmetin tercümanı ve unvanı, Hakk katında makbul bir şefaatçi, Rahmet arşına yetişmek için bir miraç vesilesidir.

Besmele, Kur’an’da ayet olarak bir yerde, Hz. Süleyman’ın (as) gönderdiği mektup hakkında geçer. (27/30). “İnnehü min Süleymâne ve innehü bismillahirrahmanirrahim”. “O Süleyman’dandır ve o bismillahirrahmanirrahimdir.”


Tarih: 18:58, 22/9/2006 Kategori: iSLaMi_HaYaT
Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

Şefaati Hak Eden Ancak Mü'minlerdir..(Ayet-i Kerime Ve Hadis

(Ey Muhammed) De ki: "Eğer Allah'ı Seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin,günahlarınızı bağışlasın.Allah Gafur'dur,Rahim'dir."(Al-i İmran 31)


Rasul Size Ne Verdiyse Alın.Size Neyi Yasak Etiyse Ondan Sakının Allah'tan Korkun. Çünkü Allah'ın Azabı Çetindir.(Haşr:7)



ŞEFAATİ HAK EDEN ANCAK MÜ'MİNLERDİR


 

Ebu Hureyre (r.a) şöyle demiştir:

Bir gün Rasulullah (s.a.s)'e: «Ya Rasulallah! Kıyamet gününde senin şefaatin en çok kimi sevindirecek?» diye sordum. O şöyle dedi:

«Ya Eba Hureyre! Hadis bellemek için sende gördüğüm şevke göre bunu senden evvel kimsenin bana sormayacağım zaten tahmin ediyordum. Kıyamet gününde şefaatime hak kazanacak olan kimse kalbinden (yahut içinden) halis olarak «La ilahe illallah» diyendir»

(Buhari-Müslim)

 

Kısaca ;

 

1- Allah (c.c)'nün verdiği nimetleri saymaya kalksak, elbette buna gücümüz ve ömrümüz yetmez. Yegane ilâh olan Allah'ın bizlere bahşettiği nimetlerden birisi de kıyamet gününde Rasulullah'a, mü'minler hakkında şefaat etme izni vermesidir. Fakat bu şefaate ulaşabilmek için bir şart mevcut: «La ilahe illallah»a şeksiz şüphesiz iman. Böyle bir imanın ilk şartı da tevhidi, Allah'ın tarif ettiği şekilde bilmektir. Daha sonra da kalb ve amelle, bu imanı tasdik ve hayatın her yönünü buna göre düzenlemek gelir. Evet, ancak bu şekilde tevhide iman etmiş ve kendisini şirkten ve müşriklerden korumuş olan kişi müslüman olur. ve şefaat edilmeye hak kazanabilir.

2 - Bilmediği konularda araştırma yapıp alimlere soru sorarak meselelerin aslını öğrenmeye çalışan kimseler, Allah'ın ve Rasulü'nün övgüsüne nail olmuşlardır.


Tarih: 01:24, 18/8/2006 Kategori: iSLaMi_HaYaT
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Bediüzzaman ve A. Kadir Geylânî hazretleri esaretten nasıl kurtu

 
Dr. Habibullah Han ile Almanya’da tanıştık. Çocuklarının hepsini de yetiştirip yüksek tahsilini yaptırmış. Zeki bir insan... Dr. Habibullah Han, Pakistanlı mühim âlimlerden Abdülmabud Geylânî hakkındaki bilgilerini şöyle aktardı:

“Sene 1972 veya 1973... O sıralar Medine’deyim. Dediler ki, ‘Meşhur bir Şeyh gelecek...’ Ben de Medine’de Gulâm-ı Resûl isimli Pakistanlı birisini tanıyorum. Bu insan devamlı Medine kedilerine yiyecek verir. Onun için halk kendisine Ebu Hureyre ismini takmış... Gerçekten de kediler onu görünce sıraya geçiyorlar. Ben ondan sorup öğrenmek istiyorum. Medine’de Mescid-i Nebevî’de o zaman sabahtan öğleye kadar Peygamberimiz (sas)’in kabrini erkekler ziyaret ediyor. Öğleden ikindiye kadar da kadınlara müsaade ediliyordu.

Ben öğleden sonra Efendimiz (sas)’in kabri ile mescidi arasında (cennet bahçelerinden bir bahçe, buyurulduğu için) bir yer kaptım, orada oturuyorum. Tam bu sırada yaşlı bir kadın erkeklerin arasından ta oraya kadar geldi ve Urduca; ‘Ey erkekler! Utanmıyor musunuz, tavukların kuluçkaya yattığı gibi burada oturuyorsunuz? Bu saatte burada sizin ne işiniz var? Hakkımızı niye alıyorsunuz?’ diye bağırarak konuşmaya başladı. Gerçekten haklı, herkes kaptığı yerden bir türlü kalkmıyor ve bütün gün orada oturuyor.

Ben de kendi kendime, ‘Kadının hakkı bana geçmesin.’ dedim. ‘Ya Rabbi ben evlad-ı Resûl’e hizmet etmek istiyorum. Bana yol göster.’ diye dua edip oradan kalktım. Doğruca kedilerin babası Gulam-ı Resûl’ün yanına gittim. ‘Pakistan’dan mühim bir Şeyh geliyormuş, tanıyor musun?’ dedim. ‘Tanıyorum, bekle.’ dedi. Gulâm-ı Resul’ün olduğu yerde bir kapı var. Oraları hep 40 sene Türkler ve Pakistanlılar temizledi. O zaman Mescid-i Nebi’nin 28 kapısı vardı. Şimdi 30 oldu. Benim yanıma birisini verdi ve beni Cennetül- Bakıyy Mezarlığı’nın yanındaki bir eve gönderdi. (Şimdi o ev artık yok.) Ben dua ederek o eve girdim. Baktım, içeride, yaşlı bir zat oturuyor. Nezle olmuş. Doktor olduğum için ona bir ilaç verdim. O bana, ‘Sen yarın gel.’ dedi. Öbür gün cuma idi. Ben önce, yine Gulâm-ı Resûl’e gittim. O fakirleri bilirdi. Ona fakirlere vermesi için para ve elbiseler verdim. Üzerimde sadece örtüm vardı. Geç kalmıştım. Namazımı kılıp o zatın yanına gittim. Bana ‘Nezle olmuştum, sen bana ilaç verdin, ben de Allah’ın izin ve şifası ile iyi oldum. Ben de sana dua ettim.’ dedi. Bu zât, Abdülmabud Geylânî idi... Babası seyyid. Kendisi Iraklı. Üç kardeşlermiş. Bir kardeşi konsolos, öbür kardeşi Bağdat Üniversitesi’nde İslâmî ilimlerde profesör. Almanya’ya yanımda geldi. Hanımım çok rahatsızdı. Sürekli başı ağrıyor. Tansiyonu zaman zaman 28’e çıkıyor... Sanki kafası patlayıp ölecek... Dört hafta yattı. Çeşitli hap ve ilaçlar verdik iyi olmadı. Abdülmabud Geylânî bir dua yazdı. Sabah baktık iyi olmuş. (O gün bugündür bir daha öyle bir baş ağrısı duymadı.) Hangi âyeti yazmıştı bilmiyorum. Yalnız bizim hanıma icazet vermiş. Bu tip hastalara da hanım bu âyeti yazıp veriyor, Allah’ın izniyle iyi oluyor.’

Bediüzzaman’la birlikte firar etmişler

‘Şeyh Abdülmabud Geylânî bana Bediüzzaman’la Rusya’da bulunduklarını, beraber firar edip Varşova yakınlarına geldiklerini söylemişti. Hatta demişti ki: ‘Polonya sınırındaydık. Bediüzzaman, Alman askerlerine, Rusların gelmekte olduğunu söyledi. Onlar ‘Ruslar yüz kilometre uzakta.’ dediler. O ısrarla ‘Çok yaklaştılar. Hemen hemen buraya gelmek üzereler.’ dedi. İnanmadılar. Bu sefer, su getirdi, abdest ibriğini eline aldı, bir şeyler okuyarak bizim etrafımızda ibriğindeki suyu döke döke bir halka çevirdi. Bize, ‘Bu halkanın dışına çıkmayın.’ dedi. Biz oraya oturduk. Rus askerleri geldi. Bizi görmüyorlardı. Ayaklarına dolanıyorduk, onlar kaldırıma çarpmış gibi kenarımızdan geçip gidiyorlardı. Ama Almanları hep esir ettiler. Biz oradan Varşova’ya geldik. Oradan da İstanbul’a... Daha sonra Ankara’ya gittik. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne yardımcı olmaya çalıştık. Ben Şeyh Abdülmabud Geylânî’den bunları duyuyordum; ama Bediüzzaman’ı bilmiyordum. Yirmi sene sonra onun kim olduğunu anlayabildim. Şeyh Abdülmabud Geylânî 1986’da vefat etti...”


Tarih: 19:12, 17/8/2006 Kategori: iSLaMi_HaYaT
Yorum (3) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->

..... Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
<%LinkTitle%>

Business Logo design
eLiFNuRuNPeNCeReSi